Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Bir Romanın Kültürü Turu; Ahmet Ümit: İstanbul Hatırası

Bugunbugece.com’u temsilen 04 Temmuz Pazar günü – Antonina Turizm’in “Bir Romanın Kültür Turu” adlı etkinliğine katıldım. Bu yazı hem izlenimlerimi sizlerle paylaşmak için, hem de böyle bir organizasyonda emeği geçen herkese teşekkür etmek içindir. Ahmet Ümit ile bir tam gün geçirdikten sonra yazmamak da pek mümkün görünmüyor gibi diyebilirim aslında.


Saat 14:45’de Taksim AKM’nin önünde buluşuldu. 15:00’a kadar, iki otobüs hatta sonradan organize edileni de sayarsak üç otobüs olarak yola koyulduk.

Yol boyunca İstanbul ile ilgili -sanırım Altın Şarkılar- müziklerini dinledik ve Antonina’nın bizler için hazırladığı detaylı tur kitapçığını inceledik. Ve işte bir soruma yanıt almıştım bile, Romanda Komiser Nevzat ve uzatmalı sevgilisi Evgenia’nın aşkla yemek yediği mekan, Tatavla diye geçiyordu, ama kitapçıkta gördük ki Madam Despina’nın Meyhanesi’ymiş.


Türk Tiyatrosu için Afife Jale, Türk Sineması için Cahide Sonku ne ifade ediyorsa Madam Despina da Türkiye’nin eğlence yaşamı için O'dur. Türkiye’nin eğlence yaşamındaki ilk kadın işletmecidir. Mekanla ilgili yazılacak çok şey var aslında, sadece kuzu yaprak ciğeri ve Rum Pilakisi demek istemiyorum çünkü. Mekan girişinde duran hanım da işletmecisi de öyle şeyler anlattılar ki, anlatırken öylesine ışıldıyordu ki gözleri, anladım ki daha çok dinlemeli Madam Despina’yı da meyhaneyi de ve paylaşmalı sonra daha çok zaman ayırarak en yakın zamanda...

Şimdi turumuza dönelim, yurtdışında Romanlar ve Filmlerle ilgili böyle kültür turları düzenlenmekteymiş, ancak ülkemizde bir ilki gerçekleştirdik hep birlikte. Romandaki cinayet mahallerini bir bir gezdik. Komiser Nevzat olduk bazen, bazen Zeynep, bazen Ali- inanmayacaksınız bazense ceset.


İlk durak; ilk cesedin bulunduğu Sarayburnu idi. Komiser Nevzat’ın ekibi ile birlikte ihbarı alıp ilk incelemeye gittikleri an canlandırıldı evvelinde, ama tabi ki bu kadar değildi. Ahmet Bey hemen devamında Sarayburnu’nu hatta nefesinin yetebildiği ve gözümüzün ulaşabildiği her alanı romanla ilişkilendirerek kültürel değerlerini de kapsayacak şekilde aktardı.

2.3.4.5. ... Duraklarda da bu böyle devam etti, ta ki Ayasofya önündeydik sanırım- cesedimiz yerde, kalabalığımızla sokağı da kapamıştık ki bir polis arabası – bölgede sokak kapatan kalabalıklara alışıklar belli ki – ama tabi alışık olmadıkları bir şey var, bir ceset ve herkes gözlerini dikmiş onlara bakmakta, eminim o an kafalarındaki Nevzat’ı sonra Ali’yi…


“Arkadaşlar, telaş etmeyin Komiser Nevzat” diye bağladı Ahmet Bey- herkes koptu aynı anda. Eeee tabi ekip yine bir şey anlamadı...

Oldukça yoğun bir parkurdu, tamam yorulduk bir parça diyebilirim ama asla vazgeçmedik ne dinlemekten ne de merak etmekten... Gezinin ikinci bölümünde rakı eşliğinde bu yorgunluk da atılırdı, emindi herkes. öyle de oldu, Dönülmez akşamın ufkundayım... Sonra o mezeler...

Her şey çok keyifliydi. Böyle bir organizasyonda emeği geçen herkese tekrar teşekkür ederim. Başta böyle bir projeyi kabul ettiği için Ahmet Ümit’e, sonra bu projenin mimarları; Buket Aşçı ve Antonina Turizm’den Sibel Tuna’ya – büyük bir gönüllülük için de sosyal sorumluluk bilinciyle ticari kaygı gütmeden giriştiklerine eminim.

Ve diyebilirim ki, “Yaşadığın şehir özgür değilse; Sen de özgür kalamazsın... Şehirli olma bilinciyle hareket etmeli artık ve birçok şeye sahip çıkmalı… bu farkındalığı yaratmak için de böyle projeleri sonuna kadar desteklemeli…

Bu arada projeler devam edecekmiş, Şehir dışını kapsayacak olanlarla üstelik. (Bir tüyoya göre Selim İleri ve Buket Uzuner sanırım…) Merakla beklemekteyim.

Bahar Baş
Bugunbugece.com üyesi

22 Haziran 2010 Salı

Bulutsuzluk Özlemi - Yeni Albüm "Zamska"

Bu akşam (22 Haziran 2010) Hayal Kahvesi Beyoğlu'nda Bulutsuzluk Özlemi konseri var: http://www.bugunbugece.com/istanbul/Müzik/Pop-Rock/35312-Bulutsuzluk-Özlemi.html

Geçen ayki konserlerine gidememiştim. Bu akşam gideceğim. Son albümleri "Zamska" gerçekten Bulutsuzluk Özlemi için yenilikçi, oldukça jazzy, biz sevenleri için ise "bir ağabey ile sohbet etmek" kıvamında olmuş.
Ben beğendim.


Özellikle de; Rüzgar, Yağmur ve Zamska (her birinin tek kelimelik isimleri olması bile bu parçalar dahilinde farklı bir dizge yakalanmış olabilir mi sorusunu akla getiriyor:) gerçekten çok başarılı parçalar. Her albümde bazı parçaları öznelleştiririm ister istemez.. Bu albümde de "Yağmur" ve "Rüzgar" - yazın bereketli havasını da yakalarmış gibi - bana da damgasını vurdu.


İşin ilginç yanı, eskiden beri iyi bir Bulutsuzluk Özlemi dinleyicisi olmama rağmen, zihnimin bir köşesinde o meşhur "Sözlerimi geri alamam" ile kalakalmış gibiydi bu grup. Bazen anılarda kaldığı haliyle kalsın isteriz birtakım güzellikleri, oysa bunların pekçoğu olumlu veya olumsuz anlamıyla gelişiyor, değişiyor, yenileniyor... Bulutsuzluk Özlemi'nin bu yeni albüme kulak kabartmakta fayda var derim.

İyi dinlemeler...

Nefin Huvaj
bugunbugece.com üyesi

9 Haziran 2010 Çarşamba

Beyoğlu'nun Emektar Meyhanesi: Yakup

Yakup Arslan 1964 Karadeniz/Hemşin'den İstanbul'a gelmiş. Amcasının yine kendi ismini taşıyan mekânı Refik Restaurant'ta komi olarak çalışmaya başlamış, bu sektöre en temelinden giriş yapan Yakup Arslan, 17 yıl amcasının mekânında komilikten garsonluğa ve barmenlik derken mesleki bilgi ve birikimi ile kendi mekânını açmaya karar vermiş.

5 Mart 1977 yılında kendi ismini taşıyan Yakup Restaurant’ı tam amcasının mekânı karşısında, Sofyalı sokakta açtı. 20-30 kişilik ufak mekânla işe koyulan Yakup Arslan 1982 yılında asmalı mescitte bulunan şimdiki yerine geçti ve mekânın adı Yakup-2 oldu.

33 yıldır tarihe tanıklık eden Yakup Meyhanesi, yazarlardan sanatçılara, ünlü bürokratlardan birçok ülkeden gelen ünlü ünsüz misafirleri ile her daim keyifli bir kalabalık ortama sahiptir. Kaliteli mezeleri eşsiz sohbetlerin aranan ortamı olmuş mekânın ünü sadece ülke sınırlarında değil tüm dünyada bilinmektedir, ismine şiirler yazılan ve Alman besteci Detlef Glanert tarafından ismine konçerto yazılmış bir mekândır YAKUP MEYHANESİ.


Birbirinden lezzetli mezeleri, başka yerde tadını bulamayacağınız yaprak ciğeri, sabah mekân açılmadan gidip tek tek itina ile seçilen taze balıkları ve kendine özgü sayamadığımız birçok yemeği anlatmaya ne hacet... Zaten gidip tatmayan pek yoktur bu lezzetleri YAKUP MEYHANESİ'nde.

“En iyi Meyhane” ödülüne layık görülmüş ve uzun yıllar bu unvanı kaybetmeyecek mekânın kurucusu ve sahibi Yakup Arslan şimdilerde eskisi gibi yormuyor kendisini. Her akşam bir masadan bir masaya koşturan, arada dost ve arkadaş hatırına birkaç kadeh yuvarlayan Yakup Arslan, yavaş yavaş telaşlı işleri oğulları Yıldıray ve Ufuk Arslan’a bırakmış.

Mekânın kaliteli mezeleri, huzurlu ve keyifli ortamı, 33 yıldır devam eden tüm alışkanlıklarını Yakup’un oğulları devam ettiriyor mekânda. Babaları gibi güler yüzlü, sımsıcak sohbetlere eşlik ediyorlar. Asmalı Mescit'te Yakup Meyhanesi'nin kapısına yaklaşır yaklaşmaz 40 yıllık dost gibi karşılıyor sizi büyük oğlu Yıldıray veya Küçük oğlu Ufuk.

Kavga gürültü, asık suratlar göremezsiniz bu mekânda... Bu mekânda görebileceğiniz şen kahkahalı muhabbetler, insanların keyifli ortamdan ve yedikleri harika mezelerden mest olmuş yüz ifadeleridir. Arı kolonisini andıran bir tempoda işlerini yapan personelin servis yaparken ellerini takip etmeniz olanaksız, sizin siparişi vermeniz ile istediklerinizin masada bitmesi bir oluyor.

33 yıl önce mekânın müdavimi olan dede oğlunu ve oğlanda kendi oğlunu bu mekâna alıştırmış, dededen toruna geçmiş bir alışkanlık olmuştur YAKUP MEYHANESİ. Üç kuşak geçmiş, ama hala capcanlı ve hala beş kuşak sonrasına da devam dercesine iddialı.

Bu kadar sene tercih edilen ve bu kadar fazla müdavimi olan bir mekânda öyle ha dediğinizde yer bulamasınız, daha öncelerden arayıp rezervasyon yaptırmanız gerekiyor, zaten her haftasonu her masanın bir müdavimi var mekânda hatta yıllık kombine rezervasyon bile yaptırdıklarını düşünebilirsiniz, bu nedenden elinizi çabuk tutun rezervasyon için.

"Yaşamaya dair ne varsa yaşanmalı" diyorsanız muhakkak yaşamınız içerisinde bir dönem YAKUP MEYHANESİ’ne uğramalısınız... Ya hoş sohbet dostlarınızla veya yalnız giderek sohbet edecek dostlar edinmek babında, tüm hoş sohbetlerin Meşk ortamı YAKUP MEYHANESİ...

Seçil Çolak
bugunbugece.com üyesi

7 Haziran 2010 Pazartesi

Cafe-Bistro Anlayışında Son Nokta: Burger - Lounge

İstanbul’un en güzel semtlerinden biri olan Kadıköy’ün Bağdat Caddesi'ne paralel bir konumda, Göztepe 60. Yıl Parkı karşısında, kendine özgü, modern, şık dekorasyonu, huzurlu ambiyansı, kaliteli ve hızlı servisi ile
Burger-Lounge Cafe & Bistro, 2010 Mart ayında kapılarını hizmete açtı ve Bağdat Caddesi'nde Cafe-Bistro anlayışına bambaşka bir soluk getirdi.


Orijinal objeler ile desteklenmiş modern, şık dekorasyonu ile Burger-Lounge, huzuru ve ferahlığı ön planda tutuyor. Dekorasyonun zenginliğinin yanı sıra büyük bir itina ile hazırlanmış mönüsündeki sunum ve zenginlik de
Burger-Lounge Cafe & Bistro’ya uğramanız için geçerli sebepler arasında...

Dünya mutfağının en beğenilen ve tercih edilen lezzetlerinin yer aldığı mönüsü ve yerli/yabancı şarap seçenekleri ile mekânın rahatlatıcı ambiyansında, kendinizi evinizdeymiş gibi huzurlu hissedersiniz. Dünya mutfağının eşsiz lezzetlerinin yer aldığı mönüsünde, enfes özel soslu hamburgerlerin yanı sıra steak ve özel hazırlanmış et yemeklerini tadabilirsiniz.


Sabah 10:00 ile 23:00 saatleri arasında kapıları açık olan Burger-Lounge, yaklaşık 100 kişilik kapasitesiyle, Göztepe 60. Yıl Parkı'nın tam karşısındaki konumunda bahar ve yazın rengarenk çiçekler ve yeşillik görseli ile kışın ise beyaz karların görsel şölenine tanıklık ediyor.

Burger-Lounge günün her saatine hitap eden, sabahları kahvenizi yudumlarken gazete veya derginizi okuyabileceğiniz bir mekân olmasının yanında, işe mola verip keyifli bir öğle yemeği yiyebileceğiniz, iş çıkışı bir kadeh bir şeyler içerek yorgunluk atabileceğiniz ve gece ise şehrin ortasında sessizliğin ve karşımızdaki parktan gelen kuş sesleri ile keyfinizi çıkarabileceğiniz Burger-Lounge Cafe & Bistro, günün her saati zamanını kaliteli geçirmek isteyenlerin yeni adresi...

Çalışma Saatleri: 10:00 / 23:00
Otopark: Vale hizmeti var
Dışarı Servis: Yakın mesafe
Kapasite: 100 kişi
http://www.bugunbugece.com/istanbul/Ayrintilar/Burger-Lounge.html


Seçil Çolak
bugunbugece.com üyesi

14 Mayıs 2010 Cuma

Cumartesi Cumartesi...

Kötü bir Cumartesi gecesinin ardından, en çok rahatsız eden, bir sonraki Cumartesi'ye tam 6 gün olmasıdır aslında!

Pazar, ardından Pazartesi geleceğinden midir bilinmez, asla telafi edemez Cumartesi'yi! Belki de haksızlık ediyoruzdur Pazar'a yani sırf ertesi için koskoca bir 24 saati yok saymamalıyız. Ya da ihanet ediyoruz Cumartesi'ye tüm yaşattıkları ve yaşatacakları için... Hakkında yazılanları duysa eminim asılsız olduğunu savunacak ve tüm suçu evvelki günlere atacaktır. Belki de haklıdır Cumartesi, yani tüm suç önceki ve bir önceki hatta çok, çok önceki günlerindir...

Ama yine de biraz da olsa arkasında olmasını bekler insan hani, koskoca 7 gün boyunca, her anını onu düşünerek geçirdiği, bir an evvel gelsin onunla olsun diye yıprattığı, acıttığı ve belki de kanadığı için, şimdi şu sihirli lambalardan biri olsa ve "Dile benden ne dilersen" diye...

O kocaman gövdesiyle haykırsa cin, Cumartesi'nin kocaman pembe bir buluta dönüşmesini mi, onu tüm siyahlıklarına rağmen tekrar yaşamayı mı, yoksa o önceki, hatta çok çok önceki günlere dönmeyi hepsinden yüzlerce, binlerce kez af dilemeyi ve bir Cumartesi'yi Cuma'nın ertesi olduğu için gözümüzde bu denli büyütmemeyi öğrenmeyi mi dilemeli...

Biz yine de Cumartesi'yi kırmayalım, güzel etkinliğine kulak verelim derim: "Ah Güzel İstanbul!"

Bahar Baş
bugunbugece.com üyesi

28 Nisan 2010 Çarşamba

Işın Karaca'nın "Arabesque" albümü hakkında...

2000 yapımı High Fidelity filminde “Pop müzik deinlediğim için mi bedbaht haldeyim, yoksa bedbaht halde olduğum için mi pop müzik dinliyorum” gibi bir paradoks vardı, bence bu paradoks bizim toplumumuza “Arabesk dinlediğim için mi kederliyim, yoksa kederli olduğum için mi arabesk dinliyorum” şeklinde uyarlanabilir.

Arabesk “keder”, “dert”, “mutsuzluk” gibi kelimleri çağrıştıran bir müzik tarzı, işte bu sebeple arabesk bir şarkının alınıp da pop olarak coverlanmasına henüz anlam veremedim. Işın Karaca’nın Nisan 2010’da çıkan “Arabesque” albümünün pop-cover kategorisinde yer almadığını baştan söylemeliyim.

Şarkılar, bir kaç istisna hariç arabesk dinlemeyenlerin bile ezbere bildiği, artık topluma mal olmuş şarkılar. Adının “Arabesque” olması sebebiyle kasette değişik soundlar duymayı beklememenizi tavsiye ederim, bu albümde yakından tanıyıp bildiğimiz şarkıların Işın Karaca yorumları var, yaylılar, flüt ve org yine yerinde duruyor, tercih ederseniz bu albümle de kederlenebilirsiniz kısacası:)


“Dert bende, derman sende” şarkısı benim en beğendiğim yorum oldu, belki de Işın Karaca’nın tarzına daha yakın bir şarkı olduğu için. Çünkü çoğu şarkıda Işın Karaca kendisini zor tutuyor, bıraksalar yine “Tutanamadım” diye bağıracak gibi, ya da bazen tiz sesini saklamak için ıkınıyormuş gibi şarkı söylüyormuş hissi geçti bana.

Albümde yer alan, 30 yıl içinde neredeyse herkesin söylediği ama bir tek Kibariye’yle özdeşleşen “Kim bilir” şarkısı aslında bu albümü kafamdaki yerine oturttu. İzmir’de pavyonlarda çalışırken şans eseri keşfedilen Kibariye 1980’i, 1981’e bağlayan yılbaşı gecesi “Kim bilir bu gidişin dönüşü olacak mı” diyerek üne kavuşurken; Londra’da doğan Işın Karaca, Sezen Aksu’nun vokalistliğinden “Tutunamadım, doğduğum şehirlere” şarkısıyla solistliğe terfi eder. İşte bu iki özgeçmiş – iki çıkış şarkısı ve bu iki kader arasındaki fark gibi “Arabesk” ve “Arabesque” arasındaki fark, birisi doğuştan kederli; diğerinin kederiyse -nasıl desem- zorlama. Bu albümün özeti ve hedef kitlesi yazının en başında sorulan soruda gizli: Kederli olduğumuz için mi arabesk dinliyoruz, yoksa arabesque dinlediğimiz için mi kederleniyoruz?


Fatma Çınar
bugunbugece.com üyesi

19 Nisan 2010 Pazartesi

"Kağıt Evler" Hakkında...

Atletizm pistine çıkan Usain Bolt’tan her olimpiyatta nasıl yeni bir rekor bekleniyosa, çok başarılı bir albümle çıkış yapmış olan bir şarkıcıdan da o albümden daha iyisini bekliyoruz...

Afili Yalnızlık albümünden sonra 4 yıllık bir süre geçince Emre Aydın’ın bu başarının altında ezildiğini düşünmüştüm ki; "Kağıt Evler" geldi. "Kağıt Evler", adının tam tersine taş gibi bir albüm! Cemali’nin efsane “Duymak İstiyorum” adlı şarkısının coverı hariç tüm şarkıların söz ve müzikleri yine Emre Aydın’a ait.

"Kağıt evler içinde
Ateş yakmak gibi ısınmak için
Sana gelmek böyle işte
Parçalanmak milyon kere"
(Kağıt Evler, Söz-Müzik: Emre Aydın, Parça No: 10)

Emre Aydın’ın ilk albümü "Afili Yalnızlık"ın teması, adı üstünde yalnızlıktı. Yalnız kalmak, yalnız olmak, yalnızlığı seçmek, "yalnız" kelimesi anlamını kaybedinceye kadar “yalnız” bir albümdü Afili Yalnızlık. Emre Aydın bir televizyon programında Kağıt Evler’in temasının“Unutmak” olduğunu söyledi. Bence “unutmak”tan ziyade bu albümün teması unutamamak hatta hatırlamak bile olabilir...

"İyiyim ben
Hem sen tanırsın beni
Ne yapsam ne söylesem
O geç kalmışlık hissi"
(Son Defa, Söz-Müzik: Emre Aydın, Parça No:9)

Bu albüm; melankolik, hüzünbaz, depresif, siz ne isim verirseniz öyle bir albüm, ama bir parça olsun mutluluk veya umut taşımadığına dair - sizi temin ederim. Hatta son 2 haftadır toplu taşıma araçlarında müzik dinlerken dünyası batmış gibi görünen insanlar gördüğümde “İşte bizden birisi daha, bir Emre Aydın dinleyicisi daha” diye iç geçiriyorum.


(Albümde eleştirebileceğim tek nokta; kapak. Emre Aydın sanki kendi benlikleriyle horon tepiyormuş gibi bir hava var kapakta... Altında yatan anlamı henüz çözemedim.)

Bir de küçük dedikodu yapalım, Emre Aydın’ın Mart 2010’da çıkan Falling Down adlı single’ında yer alan "Beni Unutma" adlı şarkının müziği, Haris Alexiou’nun Fevgo adlı şarkısının coverı. Hem Emre Aydın, hem de Gripin bu müziğe söz yazınca, üstelik iki isim de aynı yapımcıya bağlı olunca, Emre Aydın şarkıyı albümden çıkardı ve ortak yapımcı olan grgdn’la iş münasebetine son vermesi sebebiyle albüm bir süre ertelenedi. Gripin’ın henüz bugünkü kitlesinden uzak olduğu günlerde, “Ben sensiz İstanbul’a düşmanım” şarkısında Gripin’le düet yaparak bugünlere gelmesinde büyük rol oynayan Emre Aydın’a yaptıkları nankörlük olarak nitelendirilebilir herhalde. Şimdi gidip de nasıl mutlu-mesut şarkılar yazsın bu adam...

"Sen hiç görmedin
Su vermeye benzedik
Plastik çiçeklere
Hiç görmedin"
(Hoşçakal, Söz-Müzik : Emre Aydın, , Parça No:3)

“Son defa”, “Hoşçakal”, “Kimse olmadı senin gibi”, “Tam dört yıl olmuş dün”, “Alıştım susmaya” ve “Geniş zamanlar yok” benim favori şarkılarım, yani aslına bakarsanız albüm benim favori şarkılarımdan oluşuyor. “Ehh bu da böyle olsun canım...” denilmiş tek bir şarkı yok, belli ki Emre Aydın içine sininceye kadar beklemiş, benim de içime sindi:)

Emre Aydın, Kağıt Evler ve Afili Yalnızlık albümünden en güzel şarkılarını yani hepsini 24 Nisan’da Refresh The Venue’de söyleyecek.

Fatma Çınar
bugunbugece.com üyesi

14 Nisan 2010 Çarşamba

Precious / Acı Bir Hayat Öyküsü

Bugün, en iyi yardımcı kadın oyuncu ve en iyi uyarlama senaryo dallarında 2 Oscar kazanan "Acı Bir Hayat Öyküsü (Precious)" adlı filmden bahsedeceğim sizlere.

Baş karakter Precious obez, öz babası tafından defalarca taciz ve tecavüze maruz kalmış, annesinin nefret ve kıskançlıkla şiddet uyguladığı, Harlem'de yaşayan 16 yaşında zenci bir genç kızdır. (Zaten tüm bunlar bile alt alta yazıldığında yeterince dramatik...)

(Gabourey Sidibe rol aldığı ilk filmle "En İyi Kadın Oyuncu" dalında Oscar’a aday gösterildi.)

Sıradan bir yönetmen ve sıradan oyuncularla, bayağı bir "Küçük Emrah" filminden öteye gidemeyecekken, Precious rolünde Gabourey Sidibe ve annesi Mary rolündeki Mo'Nique adeta devleşiyor. Yönetmen Lee Daniels ise değişik açılar veya animasyonları bir kenara bırakıp filmi gerçek başrollerine, oyunculara teslim ediyor. Bunun sonucunda "klişe" olarak nitelendirilebilecek bir çok sahne midenize yumruk yemişsiniz etkisi bırakıyor.

(Mo'Nique "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" dalında aldığı Oscar’ı hak eden bir performans sergiliyor.)

Precious kendi çıkmazında debelenirken, bir an için bile empati yapmayı denerseniz, onun ısrarla yaşama mücadelesi vermesine şaşırabilirsiniz.
Acı Bir Hayat Öyküsü, kasvetli ve boğucu havasına rağmen sizi salondan umutla uğurlayan bir film...

Fatma Çınar
bugunbugece.com üyesi

13 Nisan 2010 Salı

Emek Sineması'nın zor günleri...

Türk sineması deyince ilk akla gelen; Yeşilçam sokağında, 86 yıllık bir sinema geçmişini dokusunda taşıyan Emek Sineması, "İstanbul, Beyoğlu" denilince pekçoğumuzun aklına gelen en eski sinemalardan biri.


Özellikle festival takipçileri için bambaşka bir yeri var bu sinemanın. Bağımsız sinema salonlarından biri olmasıyla da sinema sanatının geleceğine dair büyük öneme sahip. Ancak en önemlisi, kültürel miraslarımızdan biridir Emek Sineması! Bağımsız sinema deyince akla gelen ilk mekanlardan biridir, hepimizindir... Ve şimdi kamuoyunun desteğini bekliyor.


Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ulaştırılmak üzere yazılan dilekçeye bugüne kadar 400'e yakın kişi imza atmış. 3 Nisan'daki Film Festivali alternatif açılış partisinde bu sayıya yüzlerce imza daha eklenmiş durumda.

Sosyal tarihimizde, kültürel geçmişimizde en değerli sinemalardan biri olarak yer etmiş Emek Sineması'nın karşı karşıya kaldığı bu duruma tepkiler sürüyor... Siz de, Emek Sineması'nın korunmasına yönelik imzanızı; isminiz, soy isminiz ve mesleğinizi şu adrese mail göndererek atabilirsiniz: onay@emeksinemasiniyasatalim.org


Nefin Huvaj
bugunbugece.com üyesi

9 Nisan 2010 Cuma

Küçük Bir İstanbul Kaçamağı

Gezginlerin hikayesi dünyanın oluşumundan bu yana süregelmektedir. O insanın içindeki keşfetme, yeni yüzler tanıma, öğrenme ve öğretme dürtüsüdür onu dağlara, patikalara, vadilere, ormanlara, çöllere, açık denizlere iten....

Gelin görün ki, günümüzde insanoğlunun kendi emeğiyle oluşturduğu suni yaşam ortamlarında insan ruhuna dört duvar hapis ama ruhlarımız her an firarda... Gezmek, görmek, tarihi ciğerlerimize çekmek, bir an bile olsa gözlerimizi kapatıp geçmişe kısa bir yolculuk yapmak bu günlerde içimizdeki çocuğu özgür bırakmak, nadir olsa da hepimizin yapmaya çalıştığı bir lüks haline gelse bile, tüyolarını yakın dostum ve ButikOtellerRehberi.com’un kurucusu İzim Bozada’dan aldığım birkaç İstanbul kaçamağından bahsetmek istiyorum sizlere.

Bob Marley’in çok güzel bulduğum tabiriyle “Concrete Jungle”a dönen İstanbul’dan kısa uzaklaşmalar için sizlere yanı başımızda olan bir kaç butik otelden bahsetmek istiyorum. Tarihe ve doğaya kaçmanın en güzel yollarından birkaçını sizler ile paylaşmadan edemeyeceğim.

Ajia

Eşsiz İstanbul’un Kanlıca sahil yolunda bulunan Ajia Otel’de kalmaya niyetlenirseniz, emin olun ki zeminden tavana uzanan pencerelerin sizi boğazın ışıltılı sularına sürüklemesinin büyüsünü yaşayacaksınız. Yani, bakmasanız da göreceğiniz tek manzara İstanbul boğazının o eşsiz parlak mavisi. Çıplak gözle görmenin ötesinde suyun sesini duymak isterseniz deriz ki 8 numaralı süit odanın balkonuna çıktığınızda sanki bir geminin en lüks kamarasındaymış gibi bir hisse kapılabilirsiniz.


Bir anda kocaman bir yük gemisinin geçtiğini görebilir, martıların cıvıltıları ile coşku ile dolabilirsiniz. Özel balkonunuzda kahvaltı ederken güneşin ilk ışınlarının görkem kattığı İstanbul boğazının tarifsiz güzellikteki manzarası ile nerede olduğunuzu unutmanız mümkün iken, akşam vaktinde güneşin batışı ile pembe bir renge bürünen dalgaları ve şehrin ışıklarının suda yansımasını ise kelimelerle anlatmak mümkün değil. İkindi zamanında ise güneşin ılık ışığıyla ısınan yatağınıza hafif bir müzik eşliğinde uzanabilir, artan rehavetiniz ile akşam yemeğinden önce boğaza nazır şarabınızı yudumlarken eşinizi dansa kaldırabilir ve “romantizm”i yeniden tanımlayabilirsiniz.

Riverside - Ağva


İstanbul ve çevresinde romantik tatilin bir diğer adresi ise Ağva. Bahar ve yaz aylarında olduğu kadar artık kışın da şehrin gürültüsünden kaçmak ve huzur içinde bir tatil geçirmek isteyen kişilerin bir numaralı tercihi konumuna gelmiş, resmi kayıtlarda Yeşilçay olarak geçse de hala Ağva olarak bilinen bu eşsiz belde İstanbul'a 97 km uzaklıkta. Ağva’ya virajlı ama ağaçlarla dolu bir yoldan gidiyorsunuz. Yaz aylarının yeşil rengi çam ağaçları sayesinde hala korunsa da yerler mevsimlik ağaçların sarı, kahverengi ve kırmızımsı yapraklarıyla dolu. Hele bir de yağmur yağıyorsa değmeyin keyfine. Yol boyunca toprağın kokusunu ciğerlerinizde hissederek ilerliyorsunuz Ağva’ya doğru. Göksu Deresinin kıyısında bulunan Riverside Club® ziyaretçilerine huzurlu bir ortamda kaliteli hizmet, üstün bir damak zevki ile birlikte 29 odasıyla değişik alternatifleri sunuyor. Gezi teknesi olarak hizmet veren büyük şileplerin tahliye sandallarından birini kış mevsimi dahil olmak üzere tekne gezisine çıkmak için kullanabilir, deniz bisikletiyle derelerde dolaşabilir, kanoya binebilir ve sonrasında ister şömineli restoranda şarabınızı içebilir, ister Jazz Bar’a geçerek otelin geniş müzik arşivinden faydalanabilirsiniz.

Bosphorus Palace Hotel


İki kıtanın birleştiği mi desek, ayrıldığı mı desek, bilinmez ama birşey varki o da İstanbul boğazının belki de dünyanın en özel yeri olduğu. İstanbul'a boğazın en keyifli yerinden bakarken kendinizi evinizde hissettirecek rahatlığı ve tarihi dokusuyla Neo Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan Bosphorus Palace Hotel yani, Debreli İsmail Paşa Yalısı, Boğaz Köprüsü' nün Beylerbeyi ayağında bulunuyor ve sizleri göz alıcı boğaz manzaralı yalıda bu ayrıcalığı yaşamaya davet ediyor. 14 odası olan boğazın bu en romantik butik otelinin eski kayıkhane bölümündeki, suyun restoranı çevreleyen camı geçip ayalarınızı ıslatacak gibi gelip gittiği Bosphorus Palace isimli restoranında sevgilinizle başbaşa yemek yemeli ve ömrünüze ömür katmalısınız...

Gürhan Kalkan
bugunbugece.com üyesi

7 Nisan 2010 Çarşamba

Sinema: Ölümcül Tuzak / The Hurt Locker

Bugün sizlere 82. Oscar Ödül Töreni’nden 6 Oscarla ayrılan Ölümcül Tuzak adlı filmden bahsedeceğim. Orijinal adıyla The Hurt Locker 2009 Temmuz’unda Türkiye’de gösterime girmiş olmasına rağmen ne seyirciden, ne de sinema eleştirmenlerinden yeterince ilgi görmemişti. Film, aldığı Oscarlar'ın ardından tekrar vizyona girdi.


Film, The New York Times’ın Irak eski sorumlusu olan gazeteci Chris Hedges’in “Savaş bir bağımlılıktır” sözüyle açılışını yapıyor. Hedges’e göre savaş anında hissedilen adrenalin, bir bağımlılık haline gelebiliyor. Bu adrenalin duygusu veya vatanı ve insanları için çok önemli bir şey yaptığı hissi sivil hayatta karşılık bulamayınca yoksunluk dönemi başlıyor.


Filmde ise, Irak’ta sıcak savaşın ortasında bombaları imha etmekle yükümlü olan 3 kişilik bir ekibin başından geçenleri izliyoruz. Vurdumduymaz takım lideri William James, korkak Eldrich ve her zaman plan dahilinde hareket etmeyi seven Sanborn’dan oluşan ekibin kendi içinde yaşadığı çatışmalar da filmde önemli bir yer tutuyor. Bir bomba – bir bomba daha – değişik bir bomba - çatışma – bomba gibi kısır bir döngüde olan filmin hikaye eksikleri iyi yönetmenlik ve iyi kurguyla kapatılıyor.

Film bir çok eleştirmen tarafından antimilitarist olarak nitelendirilmesine rağmen, ben kişisel olarak filmde antimilitarist bir mesaja rastlayamadım. En İyi Yönetmen dalında Oscar kazanan ilk kadın yönetmen olan Kathryn Bigelow’un ödülünü Amerikan Ordusu'na adaması da zaten var olduğuna şüphe duyulan antimilitaristliğin üstüne tuz biber oldu.


Senarist Mark Boyle, Irak’ta askerlere iliştirilmiş gazeteci olarak görev yapmış bir isim. O yüzden senaryonun gerçekçi olmasını umuyoruz, ama senaryo Irak’ta görev yapmış olan bir çok kişi tarafından yerden yere vuruldu. Bomba İmha ekibinin yalnız 3 kişi olarak bombanın bulunduğu bölgeye gitmesi, bombaların her şart altında defüze edilmeye çalışılması fazlasıyla kahmanvari. Çünkü Irak’taki bomba imha ekiplerinin, imha yöntemi kabloları kesmek veya tetikleyiciyi bulmak değil bombanın güvenli bir şekilde patlatılması üzerine kuruluymuş.

Ölümcül Tuzak, hem bir savaş filmi olarak, hem de En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo dallarında kazandığı Oscarlarla fazlasıyla tartışılacak bir film.

Fatma Çınar
bugunbugece.com üyesi

2 Nisan 2010 Cuma

Müzik: “Saygıyla Pink Floyd Çalmak”

bugunbugece.com'da etkinlik duyurusunu görünce gitmeye karar verdiğim konser, 1 Nisan'daki 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses konseriydi. Çok güzel bir konserdi.

Efsanevi grup Pink Floyd'un müzik tarihindeki yeri ve önemi tartışılmaz. Yalnızca 60'lar kuşağının değil, her yaşta müziğin izinden gidenlerin hayatlarında da çok büyük öneme sahip kuşkusuz...


1964 yılında Syd Barrett (gitar), Roger Waters (bas gitar), Nick Mason (bateri) ve Rick Wright (klavye) tarafından kurulan Pink Floyd; Syd Barrett'in ölümünden sonra yayınlanan "Wish you were here/Burada olsaydın" ve sonrasındaki sürece damgasını vuran "The Wall" albümlerindeki "We don't need no education/Eğitime ihtiyacımız yok" sözleri hemen herkesin dimağında yer etmiştir sanıyorum...


7 Pink Floydlar ve 2 Prenses (Kısaca: 7PF2P) ise, 2006 yılının Eylül ayında “Saygıyla Pink Floyd Çalmak” amacıyla bir araya gelen bir grup. Daha önce bazı müzik projelerinde birlikte çalışmış elemanların yanı sıra, farklı müzik geçmişleri olan elemanları da bünyesinde barındıran 7PF2P, Pink Floyd’a duyduğu saygıyı, bu grubun müziklerini orijinal seslerine yakın şekilde çalmaya gayret ederek gösteriyor.


1 Nisan'da Babylon'da verdikleri konserle tanıştım kendileriyle. Cover yapmanın risklerini düşünerek, doğal bir şüphecilikle gittim konsere. Oysa "Saygıyla müzik yapmak" derken ne kadar samimiyetli ve gerçekçi olduklarını görünce şüphelerim kendiliğinden sona erdi.

Bu başarılı performans için kendilerine teşekkür ediyor, Pink Floyd sever bugunbugece.com takipçilerine ise bir sonraki konseri şiddetle tavsiye ediyorum...

Nefin Huvaj
bugunbugece.com üyesi

30 Mart 2010 Salı

Mekan: Düş bahçesinde ağırlanmak...

Eşsiz Boğaz manzarası eşliğinde, bir saray yavrusunda ılık bir Pazar sabahı...
Evet sevgili bugunbugece.com takipçileri, sözünü ettiğim bu büyülü dünya Beykoz'daki Hidiv Kasrı.


Boğaz’ın tepelerinden iki kıtayı birleştiren, masmavi kanalı ve yeşil ormanları seyreden kulesi ile özel bir yapı... Osmanlı’nın Mısır Valisi (Hidiv) tarafından yaptırılan saray, dokusunu günümüze kadar korumuş. Kasrın mimarisi şato biçiminde. Kapısının üzerinde ay yıldızlı Hidiv Tacı Bayrağı, arma haline getirilip yerleştirilmiş. Naif, ancak görkemli bir yapı... Bu yapının korunmasına ve bakımına yönelik olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin büyük desteği olmuş.

Çevresindeki koruluk, bülbülleri ve sincapları ile tanınıyor.


Binaya yakın kısımlar gül bahçesi ile çiçek adası haline getirilmiş...

Kasrın tüm salonlarında ise restoran hizmeti veriliyor. Eğer siz de bir Pazar günü, biraz olsun İstanbul’un gürültüsünden uzakta, kuş sesleri eşliğinde, "Saray"da bir gün geçirmek isterseniz size Hidiv Kasrı’nı tavsiye ediyorum :)


Nevin Demir
bugunbugece.com üyesi


*Adres bilgisi için yazı başlığına tıklayabilirsiniz.

24 Mart 2010 Çarşamba

Müzik: Marsis

Bugün günlerdir kulağımı meşgul eden bir gruptan söz etmek istiyorum sizlere.
Adını Kaçkar Dağları'nın zirvesinden alan “Marsis”. Karadeniz müziği ve rock müziğinin muhteşem harmanı demek çok mu iddialı olur Marsis için bilemiyorum, ama bence bu işi çok iyi yapıyorlar ve süreç içinde adlarını sıklıkla duyacağız gibi geliyor.

Özellikle grubun solisti Korhan Özyıldız’ın Kazım Koyuncu’yu anımsatan tarzı dinleyen herkesin kulağından kaçmıyor. Marsis’in canlı performasını dinlemek isteyen arkadaşlara da küçük bir tio, grup her Cuma 21:30 da Livane pub’da sahne alıyor. Tabi daha güncel bilgi için sizleri grubun resmi sitesi olan http://www.marsis.biz/index.php/tr ve sosyal yaşam rehberimiz http://www.bugunbugece.com/istanbul/ a davet ediyorum, etkinlik bilgilerine bu adreslerden rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

Nevin Demir
Bugunbugece.com üyesi